İŞ HUKUKUNUN TARİHSEL GELİŞİMİ

Reklam Alanı

Reklam buraya

is-hukuku

 İŞ HUKUKUNUN TARİHSEL GELİŞİMİ

1.Modern İş Hukukundan Önceki Dönem

Eski çağlarda çalışanların, herhangi bir korumaya sahip olmadıkları görülür. Sözgelimi Roma Hukukunda ustaya çırak üzerinde, çok geniş kapsamlı ve fiziki cezaları da içeren bir “uslandırma yetkisi” tanınmıştır.
Ortaçağda esnaf ve sanatkârların mesleki kuruluşları olan loncalar, çırak-kalfa-usta sınıflamasına dayanan üç dereceli bir korporatif hiyerarşiye sahiptir. Her meslek kuruluşunda mutlaka bulunması gerekmeyen çıraklık, lonca hiyerarşisinin ilk basamağı olup, ustalık hakkının kazanılmasın-dan önce beklenmek zorunda kalınan başlangıç süresidir. Loncalar, çıkarılan yasalarla yasaklanıp orta¬dan kaldırılır. Loncaların çöküşü ve kapitalist üretim ilişkilerinin ön plana çıkışıyla yeni bir dönem başlar

2. Modern Bir Hukuka Geçiş

a) Sanayi devrimi sonrası

Sanayi Devrimine kadar bağımsız çalışan zanaatkarlar, artık fabrikalarda çalışmaya başlar. Loncaların çöküşü üze¬rine fabrikalarda çalışmaya başlayanlar ise, bu dönemde çok kötü çalışma koşulları ve çok düşük ücretlerle karşılaşır. O zamanın geçerli iktisadi görüşü olan iktisadi liberalizm, sınırsız sözleşme özgürlüğü yoluyla yanların eşit biçimde çalışma koşullarını belirleyebileceği anlayışını içerir. Bu dönemde işveren ile işçinin eşit haklara sahip bulunması gerçekte biçimseldir.

b) İlk çalışma yasalarının çıkarılışı

Sanayi Devrimi sonrasındaki kötü çalışma koşulları, devletin doğrudan işçi-işveren ilişkilerine karışmasına yol açar. Bu alanda çıkarılan ilk çalışma yasaları daha çok, çocuklar ile gençler ve kadınlar gibi özel olarak korunma gereksinimi içinde bulunan çevrelere yönelir. 1890 yılında Berlin Konferansı’nda çocukların işe alınma yaşları ve çalışma sürelerinin sınırlanması ile işçi sağlığı ve iş güvenliğine ilişkin olmak üzere, dilek niteliğinde ortak kararlar alınır.

c) 1914-1945 dönemi

Birinci Dünya Savaşı’nın başlaması, İş Hukukuna ilişkin ulusal ve uluslararası düzeydeki çalışma ve düzenlemeleri, savaş süresince engeller. Ancak, Birinci Dünya Savaşı sonunda eski Sovyetler Birliği’nde gerçekleşen Devrim Hareketi (1917) iş hukukunda önemli değişikliklere yol açar. Diğer yandan, savaş sonrasında imzalanan Versay Barış Antlaşması, Uluslararası Çalışma Örgütü’nün kurulması (1919) olanağını sağlar.

d) 1945 sonrası

İkinci Dünya Savaşı sonrasında Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin çoğunluğu, daha önce eski Sovyetler Birliği’nde geçerli olan iş ilişkileri sisteminin baskısı altına girer. Sözkonusu ülkeler için geçerli tek ilke ise, iş ilişkilerinin bütünüyle devlet otoritesi altına girmesi olmuştur. Buna karşılık Batı Avrupa ülkelerinde sosyal adalet temeline dayalı özgürlükçü modern iş hukukunu oluşturma çabaları sürer. İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla birlikte, birçok uluslararası örgüt varlığını yitirirken; Uluslararası Çalışma Örgütü, savaş sonrasında da çalışmalarını sürdürebilir. Birleşmiş Milletler Örgütü’yle imzaladığı bir anlaşma uyarınca uluslararası uzmanlık kurumu kimliğini kazanan Uluslararası Çalışma Örgütü, iş hukukuna ilişkin uluslararası sözleşme ve tavsiye kararlarının oluşmasını sağlar.

e)Küreselleşme

Dünyada, 80’li yıllarda global bir sermaye piyasası oluşur. Özellikle duvarların yıkılması (1989); soğuk savaş dönemini sona erdirip, yeni bir dünya düzeninin oluşumunu hızlandırır. Küreselleşme, dünya ölçeğinde gelişen büyük sanayi işletmelerini ortaya çıkarır. Sanayi toplumunun ulusal ve sınıfsal değerlerinin karşısında, grup değerleri ve inançlar yaygındır. Ulus ya da sınıfla bütünleşen sanayi toplumunun bireyi, artık sosyal grupla bütünleşmeye yönelir. Sosyal değişimde işçi hareketleri ve özellikle de grevler, itici güç olmaktan çıkmakta ve bunların yerini, sivil hareketler almaktadır. Toplum sorunları konusunda da; insanlığı bekleyen kitlesel işsizlik, savaş ve faşizm gibi tehlikelerin yerine, giderek terör ve kişisel dokunulmazlıkların kaldırılması gibi sorunlara yönelindiği görülür.

f) Çalışma yaşamında esneklik

Çalışma yaşamında esneklik; Avrupa Birliği’ne dahil ülkelerde 70’li yılların ortalarından itibaren ve özellikle de, 1973 yılındaki petrol krizinin ardından dikkatleri çekmeye başlamıştır. Avrupa’nın ileri derecede sanayileşmiş ülkeleri; II. Dünya Savaşı ile 70’li yılların ortasını kapsayan sürede, istikrarlı bir ekonomik büyüme yaşamış ve kalkınmışlardır. 70’li yıllarda ortaya çıkan ekonomik kriz ve bunun beraberinde getirdiği işsizlik ile üretim ve istihdam yapısındaki değişiklikler ve de ileri bilgi teknolojilerinin olanak sağladığı küreselleşme ise; gerek katı iş kuralları, gerekse uluslararası ekonomik rekabet durumuyla çelişmekte ve bunlara, uygun düşmemektedir. Bunlara alternatif olarak günümüzde, daha önce belirtilen çalışma yaşamında esneklik kavramı önerilmekledir.

1.Tanzimattan Önceki Dönem

Anadolu Ahilikleri

Ahilik, 13. yüzyılın ilk yarısından 20. yüzyılın başlarına kadar, Anadolu’nun yerleşme birimlerindeki esnaf ve zanaatkar kuruluşlarının eleman yetiştirme, işleyiş ve denetimlerini düzenleyen bir kurum olmuştur.
Çırak-kalfa-usta ilişkileri, Anadolu’da ahi birlikleri içerisinde somutlaşır. Ahi örgütlenmesi, belirli bir süre bir kademede kalınarak pişirilen yamak-çırak, kalfa-usta hiyerarşisini kurmak ve söz konusu kademelerde yetişenleri baba-evlât ilişkisi gibi içten bağlarla bağlamak suretiyle, sanatı ahlâki ve mesleki temellere oturtur.

Gedikler

Anadolu ahiliği, 18. yüzyıldan itibaren Gediklere, yani lonca örgütlerine dönüşür ve 20. yüzyılın başlarına kadar, Osmanlı toplumunun iktisadi ve ticari ilişkilerini etkiler. Ahiliğin gediklere dönüşmesi, hiyerarşik yapı içinde ara sta¬tü olarak kalfalığın oluşmasına neden olur. Gedikler kalfalık statüsünü getirerek, artık çırakların hemen kendi adlarına küçük bir işyeri kurup usta statüsüne geçmeleri olanağını ortadan kaldırır.

2. Tanzimattan Cumhuriyete Kadarki Dönemi

Meşrutiyet Döneminde, parça parça da olsa, çalışma yaşamına ilişkin hukuki düzenlemelerin getirilmesi hareketi sürer. Ancak, çoğu yabancı sermayenin egemenliği altındaki sanayi işyerlerinde çalışan işçiler, ağır çalışma koşullarıyla karşılaşır. Sözkonusu baskıya karşı işçiler, hak alma eylemlerine başvurur. Bunlara karşı ise yabancısermaye çevrelerinde doğan hoşnutsuzluktan göğüslemek amacıyla, Tatil-i Eşgal Kanunu (1909) çıkartılarak, hükümetten imtiyaz alıp kurulan ve genel hizmetlerle ilgili faaliyetlerde bulunan kurumlarda sendika kurulması yasaklanır ve çıkacak toplu iş uyuşmazlıklarının, seçilecek temsilciler yoluyla çözümlenmesi esası benimsenir. Uyuşmazlıkların uzlaştırma yoluyla çözümlenmesine kadar da, aynı yasa uyarınca, işçilere grev yaptırmak yasaklanır.

3. Cumhuriyet Dönemi

a) Cumhuriyetin başlangıç yılları

17 Şubat 1923 tarihinde, İzmir’de Türkiye İktisat Kongresi toplanır. Türkiye İktisat Kongresi, kronolojik olarak Cumhuriyetin ilânından önce gerçekleşmesine rağmen, Atatürk (Cumhuriyet) döneminde izlenen ekonomi ve çalışma siyasetlerinin temel taşlarından birisini oluşturur. Bu anlamda, Türkiye İktisat Kongresi, işçilerin yararına olarak, sendika hakkının tanınması ve iş güvenliğinin sağlanması gibi somut işçi isteklerini kabul eder. Buna karşılık, toplu iş sözleşmesi ve grev hakları benimsenen esaslar arasında yer almaz. 1926 yılında getirilen Borçlar Yasası’nın toplu iş sözleşmesini “umumi mukavele” adı altında düzenlemesine karşılık; sözkonusu düzenleme, bu dönemde grev hakkı ile sendika özgürlüğünün bulunmayışı nedeniyle önemli bir uygulama alanı bulamamıştır.

b) Devletçiliğe geçiş

Atatürk’ün devletçilik ilkesine dayalı olarak 1930’lardan itibaren yürüttüğü çalışma politikası, sosyal nitelikteki birtakım yasaların çıkarılmasına yol açar. Devletçilik ilkesine uygun bir çalışma yaşamının kurulması zorunluluğu, Atatürk’ü genel bir iş yasasının çıkarılması düşüncesine ulaştırır. Tasarı, 1936 yılında yasalaşır ve 3008 sayılı İş Kanunu adı altında 1937 yılında yürürlüğe girer.
3008 sayılı İş Kanunu’nun önemli özellikleri olarak; söz  konusu yasanın, iş ilişkilerine sosyal açıdan yaklaşması, kapsamının dar tutulup fikir işçilerinin tamamının uygulama alanı dışında bırakılması ve “Türk milletinin kaynaşmış ve ayrıcalıksız bir kitle olduğu” görüşüyle grev ile lokavtın yasaklanmış olması gösterilebilir.

c) Çok-partili döneme geçiş

İkinci Dünya Savaşı sonrasında Türkiye’nin Birleşmiş Milletler Örgütü’ne girmesi ve ülkede çok partili demokratik bir düzene geçilmesi, sosyal nitelikteki yasaların çıkartılması faaliyetini beraberinde getirir. Bu anlamda, özellikle sosyal sigortalara, sendikalara ve iş mahkemelerine ilişkin çeşitli yasaların çıkartıldığı belirtilmelidir.
90’lı yıllarda Türk çalışma yaşamı, yasal iş güvencesi ile esneklik tartışmalarını yoğun bir biçimde geçirir. 158 sayılı ILO Sözleşmesi’nin onaylanmasına rağmen Türk iş mevzuatının gerekli uyumu sağlayamamıştır. Bunun nedeni 1936 tarihli ve 3008 sayılı İş Kanunu’ndan esinlenen 1475 sayılı İş Kanunu’nun eskimiş bulunup uluslararası rekabetin körüklediği rekabet ortamının gereksinmelerini karşılayamaması ve bu yasanın ekonomik kriz ortamları için gereken esneklikten yoksun oluşu gibi değişik etkenlerdir.
Siyasi oy endişesiyle yasalaştırılan ve kamuoyunda “iş güvencesi yasası” olarak bilinen 9.8.2002 tarihli ve 4773 sayılı yasa, 15 Mart 2003 gününden itibaren yürürlüğe girmiş, ancak uzun ömürlü olamamıştır. Bu bağlamda, 22.5.2003 tarihli ve 4857 sayılı İş Kanunu; daha önceki 1475 sayılı İş Kanunu’nu, kıdem tazminatına ilişkin 14 üncü maddesi hariç, yürürlükten kaldırmış ve 10 Haziran 2003 gününden itibaren uygulanmaya başlanmıştır.
Halen uygulanan 4857 sayılı İş Kanunu, Cumhuriyet döneminin dördüncü İş Kanunu’dur. Sözkonusu yasa, daha önce özellikle, işçi kesimi tarafından istenen yasal iş güvencesi ile işveren kendisince arzulanan esneklik esaslarına ve de AB normlarına geniş ölçüde uygun düşmektedir.

Reklam Alanı

Reklam buraya

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*