GÜMÜŞHANE

Reklam Alanı

Reklam buraya

Gümüşhane, Doğu Karadeniz Bölgesi‘nde yer alan, Türkiye‘nin bir ilidir. Doğuda Bayburt, batıda Giresun, kuzeyde Trabzon ve güneyde Erzincan ile komşudur.

  • Gümüşhane adı şehre sonradan verilen bir isimdir. Osmanlı Maliye Kayıtlarında dahi ilk kez 18. yüzyılda “Gümüşhane” adıyla resmi kayda geçmiştir. Bunun öncesinde şehir merkezi 1200 yıldan uzun bir süre “Canca” adıyla, ilçeleriyle birlikte bölge adı olarak ise binlerce yıl boyunca “Khalybia/Haldiya” olarak anılagelmiştir. Gümüşhane kelime anlamı itibariyle Türkçe: Gümüş + Farsça: Hane/Yurt/Diyar sözcüklerinin birleşiminden oluşup “Gümüş Evi/Diyarı” anlamına gelmektedir.
  • Argyropolis adı milliyetçilik akımından etkilenen kesimlerce şehre sonradan verilen isim olup Yunanca Gümüşhane anlamına gelmektedir.Yunanca: Αργυρούπολης: αργύρος argyros “gümüş” + πολης (polis) kent.
  • Khalybia adı Gümüşhane yöresine Antik Çağlarda verilmiş bir isimdir.Yunanlar Karadeniz Bölgesi’nde yaşayan yerli kabilelere mesleklerine, yaşadıkları yerlere ya da göze çarpan özelliklerine göre isimler vermişlerdir. Gümüşhane yöresi daha o yıllarda işletilmeye başlanan madenleriyle özellikle de karbonlu demiriyle meşhur olduğundan bölgeye Khalybia (Khalyps: Yunanca demir + ia/ya: ülke-bölge belirten son ek = Demir Diyarı) adını vermişlerdir. Doğu Karadeniz’de maden işiyle uğraşan yerlileri de “Khalyb” olarak anmışlardır.
  • Canca adı daha çok Gümüşhane ilinin merkez ilçesini tanımlamakla birlikte ilk kez 6. yüzyılda Bizans Tarihçisi Prokopius‘un “Yapılar” isimli eserinde “Tzantzakhon/Tzantzak” olarak geçmektedir.O tarihten, Osmanlı İmparatorluğu‘nun son dönemlerine dek en az 1200 yıl boyunca şehir merkezi bu isimle anılmıştır.

images (2)

Deniz seviyesinden 1150 m yükseklikte, Harşit Çayı’nın oluşturduğu dar bir vadide kurulan Gümüşhane, işletilmesi oldukça eski dönemlere kadar giden gümüş yataklarının varlığı ve tarihi İpekyolu’nun üzerinde bulunması sebebiyle tarih boyunca önemli bir merkez olma özelliği taşımıştır.

Antik Çağ

Gümüşhane ve çevresi ile ilgili ayrıntılı bilgi veren ilk yazılı kaynak diğer Doğu Karadeniz illerinde olduğu gibi Ksenophon‘un Anabasis (Sefer/Onbinlerin Dönüşü) isimli eseridir. Perslerle giriştiği savaşın ardından deniz yoluyla Yunanistan’a dönmek isteyen Ksenophon ve binlerce askeri, gerekli gemi ve teçhizatın toplanması için aylarca Karadeniz Bölgesi’nde konaklamışlardır. Kaldıkları süre zarfında Doğu Karadeniz kabileleri ile ilgili ayrıntılı bilgiler veren Ksenophon o tarihlerde Torul civarında yaşayan bir Tzan/Laz kabilesi olan “Driller” ile ilgili bilgileri de kaleme almıştır. Sorgun ağacından kalkanları, mızrakları ve dizlikleriyle Driller, Karadeniz’in en savaşçı kabilesi olarak tasvir edilmiştir.

Makedon Kral Büyük İskender’in Anadolu’daki Pers hakimiyetine son vermesinin ardından kısmen özgür kalan Gümüşhane çevresi sonraları Pontus Krallığı tarafından ilhak edilmiştir. Diğer Doğu Karadeniz illeri gibi Gümüşhane de Pontus Kralı Büyük Mithridates‘in yanında Roma İmparatorluğu‘na karşı cephe almıştır. Mithridates’in oğlu Pharnakes’inZela‘da Jül Sezar‘a kaybetmesiyle, o devirde tüm Roma‘yı korkutan Karadeniz kabilelerini yenmesiyle gururlanan Sezar dünyaca ünlü “Geldim, gördüm, yendim…“sözlerini söylemiş ve neticede bölgede Roma hakimiyeti başlamıştır.

gumushane-1

Roma ve Bizans İmparatorluğu Dönemi

Gümüşhane-Satala’da üslenen Güneş Tanrısı Apollon’un Lejyonu

Ksenophon‘dan yaklaşık 6 asır sonra da Roma İmparatorluğu’nun Kapadokya Valisi Arrianus bizzat bölgeye gelmiş ve Karadeniz ile ilgili raporunu İmparator Hadrianus‘a göndermiştir. Raporunda Torul civarında ikamet eden “Dril” adlı Tzan/Laz kabilesinin hala eskilerin anlattığı gibi savaşçı olmasından ve yaşadıkları Dorula (Kuzeybatı Gümüşhane) bölgesinin yüksek korumalı bir bölge olduğundan ve kralsız yaşadıklarından bahsetmiştir.

Yine MS.2.yüzyılın başlarında Roma İmparatorluğu’nun ünlü lejyonlarından, İmparator Titus Flavius Vespasianus‘un daRoma-Yahudi Savaşı‘nda bizzat komuta ettiği “Legio XV Apollinaris” (Güneş Tanrısı Apollon‘a Sadık Lejyon) adlı Güneş Lejyonu Doğu Karadeniz’de Gümüşhane-Satala bölgesinde üslenmiş ve bu lejyon bölgedeki varlığını 5.yüzyıla dek sürdürmüştür.

Ancak yine de dağlık ve ormanlık araziden dolayı Roma İmparatorluğu hakimiyetinin tam olarak etki edemediği Doğu Karadeniz bölgesine imparatorluğun ikiye bölünmesinin ardından Doğu Roma İmparatoru I.Justinianus zamanında General Tzittas komutasında bir ordu gönderilmiştir. Bölgedeki Tzan/Laz kabilelerinin üzerine yürüyen lejyonerler, bu kabileleri yenilgiye uğratmış ve Gümüşhane’nin de içinde bulunduğu Tzan topraklarını kontrol altına almışlardır. Bölgeyi gezerek gözlemlerini kaleme alan Bizans Tarihçisi Prokopius Maçka-Gümüşhane hattının Koksilinon Tzanlarının Bölgesi olduğunu ve bu bölgede Skhamalinikhon (Sumela) ve Tzantzakhon (Canca) isimli iki büyük kale olduğunu yazmaktadır. Prokopius ayrıca Tzanların (Lazların) bu bölgede asırlardır özgür olarak yaşadıklarını ancak I.Justinianusdöneminde artık savaşmaktan vazgeçip Hıristiyanlığı kabul ettiklerini aktarmaktadır. Bu teslimiyetten sonra bölgenin yerlileri olan Tzan(Laz) kabileleri, kilise, ticaret ve egemen devletin dili olması dolayısıyla her alanda Yunanca‘nın etkisine maruz kalmışlardır. Kilisenin etkisi ve Antik Tzan dilindeki yer adlarının da Yunanca fonetiğe uyarlanarak değiştirilmesi yerli Tzan/Lazların hızla Rumlaşması sonucunu doğurmuştur.

Bizans döneminde Gümüşhane ve çevresinde Haldiya Theması kurulmuştu. Bizans otoritesinin zayıflamasıyla da Dükalık konumundaki bölge Gümüşhaneli aileler tarafından yönetilmiştir.

Osmanlı Döneminde de Ortodoks Hıristiyan mezhebinden (Rum mezhebinden) olduklarından dolayı bu yerliler Osmanlı defter kayıtlarına “Rum” olarak kaydedilmiştir. Ancak yine de tüm Bizans politikalarına rağmen Canca merkezli Khalybia, General Thomas, Haldiyalı John veTheodore Gabras gibi liderlerin öncülüğünde Bizans’a karşı pek çok isyanın doğduğu ve destek bulduğu şehir olmuştur. Bizans İmparatorluğu’nun 1071‘de Selçuklular‘a kaybetmesinin ardından Anadolu’da Bizans otoritesi zayıflamış Trabzon ve Gümüşhane çevresi, Gümüşhane kökenli aileler tarafından yönetilmiştir. Trabzon İmparatorluğu kurulana kadar da son Khalybia dükü bölgede hüküm sürmeye devam etmiştir.

images (5)

Trabzon İmparatorluğu Dönemi

İstanbul‘un Latinler tarafından işgal edilmesinden sonra Komnenoslar, Gürcülerin desteği ve korumasıyla ata yurtları olan Karadeniz’e sığınmışlardır. Trabzon‘a geldiklerinde son Khalybia dükü Nikephoros Palailogos’un şehri Komnenoslara teslim etmesinin ardından 1204’teTrabzon İmparatorluğu kurulmuş ve Gümüşhane yöresi I.Aleksios Komnenos‘ un imparator olmasıyla Trabzon‘a bağlanmıştır. Bu dönemde de Tzanikhitai ve Kavazitai gibi yerli Tzantzaklı (Cancalı) aileler Trabzon sarayında da saygın ve söz sahibi olmuşlardır.

13. yüzyılda başlayan Moğol baskısı sonucu Anadolu’ya Türk göçlerinin artmasıyla Karadeniz’de de Türkmenler görülmeye başlamıştır. Trabzon İmparatorluğu‘ndaki taht mücadelelerinden faydalanan Türkmenler, Torul civarını ele geçirmişlerdir. Gümüşhane çevresinde yönetim zaman zaman el değiştirse de yörede Trabzon İmparatoru’na bağlı lordlar sürekli olarak Türkmenlere karşı mücadele etmişlerdir. Hatta Haldiya Dukaları karşı saldırılarla Türkmenlerin ele geçirdiği kaleleri geri almışlardır. Ancak bölgede sonu gelmeyen çatışmalar 14.yüzyıla gelindiğinde Gümüşhane’yi harabeye çevirmiştir. 1340, 1341, 1343, 1351’de Akkoyunlular, 1360’ta Hoca Latif, 1368’de Kılıçarslan Gümüşhane bölgesine saldırmışlarsa da Osmanlı akınları ilk kez 4.Yuhannes döneminde 1442’de başlamış ve bölge Fatih Sultan Mehmet döneminde kesin olarak Türk egemenliğine alınmıştır. 1461’de Trabzon‘un 140 bin kişilik Osmanlı ordusuyla alınmasından sonra Gümüşhane; ancak bundan 12 yıl sonra 1473’te tamamen Osmanlı İmparatorluğu’na katılmıştır.

 

images

Osmanlı İmparatorluğu Dönemi

Sarı renkli alan Merkez (Trabzon) Sancağı, batısında Canik Sancağı, doğusunda Lazistan Sancağı, güneyinde de Gümüşhane (Canca) Sancağı ile birlikte Trabzon Vilayeti haritası.

Osmanlı İmparatorluğu döneminde Canca(Gümüşhane); Canik, Lazistan(Caneti/Çanona) ve Merkez(Trabzon) sancaklarıyla birlikte Trabzon Vilayeti‘nin dört sancağından biri durumundaydı. Şehrin geçmişine saygı adına Osmanlı İmparatorluğu da Gümüşhane merkezi gerçek ismi olan “Canca” ismiyle anmıştır. Fatih Sultan Mehmet‘in 1473’te bölgeyi ele geçirmesiyle Osmanlı İmparatorluğu’nun darphanesi haline gelen Gümüşhane, imparatorluk hazinesinin altıda birini karşılamaktaydı. Burada basılan gümüş paraların üzerine “Canca’da basılmıştır.” yazılmaktaydı. İmparatorluğun darphanesi olması özelliğinin yanında doğu seferlerinde de Yeniçeri ordusunun top ve tüfek mermileri Gümüşhane’de dökülmüştür. Özellikle 18.yüzyılda imparatorluğun askeri masraflarının yüzde sekseni Canca’dan karşılanmıştır.

Yöreyi gezen Katip Çelebi‘nin “Önemli ve Canlı” olarak tanıttığı, Evliya Çelebi‘nin “Burada olan gümüş başka hiç bir diyarda yoktur.” cümlesiyle bize aktardığı Gümüşhane 19.yüzyılın ikinci yarısına gelindiğinde tükenmiş, çıkarmaya değecek miktarda gümüş yatağı kalmadığından şehir geri plana düşmeye başlamıştır.

1914 yılının yazında patlak veren Birinci Dünya Savaşı‘yla aynı yılın sonbaharında Ruslar, Osmanlı İmparatorluğu‘na saldırmışlardır. 1916 yılında Rusların Doğu Karadeniz’i işgalinin ardından, 3.Ordu, 18.Piyade Tümeni, Lazistan Cephesi olarak adlandırılan Gümüşhane-Torul hattında savunma yapmıştır. 1918 yılında Rusya’da gerçekleşen Bolşevik İhtilali‘yle savaştan çekilen Ortodoks-Hıristiyan Çarlık Ruslarının yerine, Ortodoks-Hıristiyan olan yerliler Pontus Ayaklanması‘nı başlatmışlardır. İmparatorluk döneminde Gümüşhane’de “Maden İşletmelerinin Başları” olarak anılan ve Haldiya piskoposlarını da kendi içlerinden çıkaran ve çağdaş kaynakların aktardıklarına göre inanılmaz derecede zengin olan Gümüşhaneli Ortodoks Hıristiyan aileler de bu isyanın finansörleri olmuşlardır. 1400 yıl önce Bizans kiliselerinin asimile ederek Rumlaştırdığı(Grekleştirdiği) yerli halk böylece Osmanlı İmparatorluğu’na başkaldırmış, ancak bu isyan yine yerli kökenli Topal Osman Ağa‘nın “Giresun Gönüllü Laz Müfrezeleri”nin verdiği mücadeleyle bastırılmıştır.

indir

Türkiye Cumhuriyeti Dönemi

Cumhuriyetin ilan edilmesiyle lağvedilen Trabzon Vilayeti‘nin ardından Gümüşhane; Torul, Kelkit, Şiran ve Bayburt ilçelerini kapsayarak il statüsüne kavuşmuştur. 1989 yılında da Bayburt il statüsü alarak Gümüşhane’den ayrılmıştır. Bugün sürekli göç veren bir il konumundaki Gümüşhane yeterli iş alanı olmaması yüzünden de göç vermeye devam etmektedir.

Ekonomi

Madencilik ve Ormancılık

Samsun‘dan Artvin‘e hatta Rusya‘ya kadar uzanan bölgede yaşayan kabileler, binlerce yıldır maden işleme sanatıyla ünlenmişlerdir. Günümüzden yaklaşık 3300 yıl öncesini anlatan Altın Post Efsanesi de bu madencilik sanatının hatlarıyla örülmüştür. Karadeniz’in doğu kıyılarının egemen kültürü olan Kolkhis‘e, altından bir koç postunu ele geçirmek için gelen Yunan kahramanlar ordusunun serüvenini anlatan efsane, Antik Yunanistan halkının yöre madenciliğine olan merakının bir yansımasıdır.

Altın Post Efsanesi‘nden yaklaşık bir nesil sonrasını, yani günümüzden yaklaşık 3250 yıl öncesini anlatan “İlyada” destanı, Truva Savaşı‘na katılan Amazonlar ve Halizonlar adlı Karadeniz kabilelerinden bahseder. Homeros İlyada’da Halizonları “Güneşin, maden ocaklarında olgunlaşan gümüşü özleştirdiği uzak diyar Alybe’den geliyorlar.” şeklinde tanımladığı kabile toprakları, o yıllarda da Khalybia adıyla anılan bölge madenciliğinin ne derece ünlü olduğunu bize göstermektedir. Çeliği Yunanlara öğreten kabile olarak tanınan Khalybler, Yunanca “çelik” anlamına gelen “Khalyb” sözcüğüyle Yunanca’ya, oradan da “Khalips” formunda Latince‘ye girmişlerdir.

Doğu Karadeniz madenciliğinin en eski destanlara konu olmasından Roma ve Bizans İmparatorluğu‘na, Trabzon İmparatorluğu‘ndan Osmanlı İmparatorluğu‘na uzanan işletim geçmişiyle yöre madenleri, dünyaya hükmetmiş nice imparatorlukların hazinelerini doldurmuştur. Özellikle Osmanlı İmparatorluğu’nda değerli maden sıkıntısını çözen başlıca kaynak yöre madenleri olmuştur. Ayrıca bu madenler yalnızca gümüş ve demiri ile değil, buradan çıkarılan kurşunla dökülen top ve tüfek mermileriyle de Osmanlı İmparatorluğu’nun doğu seferlerinde Yeniçeri ordusunun cephaneliği görevini üstlenmiştir.

1836 yılında bölgeye gelen İngiliz Jeolog William John Hamilton; “(…)Gümüşhane, Türkiye’nin her yöresindeki madenciler için, bir okul sanki. Sürekli belirttiğim gibi, Küçük Asya’nın çok uzak bölgelerinde, madencilik konusunda bir araştırma yapıldığında şunu görüyoruz, ya madenciler Gümüşhane’den gelmişlerdir, ya Gümüşhane sayesinde madenci olmuşlardır, ya da Gümüşhane ile aralarında bir ilişki vardır.(…)” sözleriyle Gümüşhane madenciliğinin değerini bizlere aktarmıştır. Gümüşhane’deki maden işletmecisi aileleri de olağanüstü zengin eden bu madenlerden çıkan gümüşlerden yapılan yekpare gümüş piskopos tacı Haldiya metropolitlerini süsleyerek bölgenin zenginliğini gösteren sembollerden olmuştur.

19.yüzyılın sonlarına gelindiğinde ise Gümüşhane madenleri artık tükenmiş ve üretimi, çıkarma maliyetini dahi zar zor karşıladığından maden ocakları kapanmıştır. Ocakların kapanmasıyla, geçim kaynakları da tükenen Gümüşhaneliler buradan Anadolu’nun dört bir tarafına ve Rusya’ya göç etmeye başlamışlardır. Bu olay da Gümüşhane ekonomisini derinden sarsmıştır. Ayrıca sağladığı zenginlik ve Osmanlı İmparatorluğu’nun bekası için durmadan çalışan madenlerin yakıt ihtiyacı da Gümüşhane ormanlarından karşılandığından, bir zamanlar diğer Doğu Karadeniz illeri gibi yemyeşil ve ormanlık olan Gümüşhane pervasız ağaç kesimleri sonucu bugün bitki örtüsü bakımından çıplak kalmıştır. Çünkü çıkarılan madenlerin izabe işlemi sırasında 1 kg kurşun için 36 kg , 1 kg gümüş için 200 kg odun kömürü kullanılıyordu. 1 kg odun kömürü ise, kullanılan ağacın cinsine göre 3–4 kg odundan elde edilmektedir. Bu faaliyetler bitki örtüsüne öyle zarar vermiştir ki, 1461’de Trabzon üzerine yürüyen Osmanlı ordusu orman nedeniyle bölgede ilerlemekte güçlük çekerken, 1701 yılında bölgeye gelen Joseph Pitton de Toumefort, yakmak için birkaç dal parçası bile bulamamaktan yakınmıştır.

images (3)

Kuzey Anadolu sıradağları içinde yer alan ilin toprakları çok engebeli olup en yüksek yeri günümüzde Çakırgöl olarak bilinen dağlarında 3.000 metreyi geçmektedir. İlin kuzey kesimi Zigana (Kalkanlı) ve Soğanlı dağları, güneyi ise Çoruh, Kelkit, Kop ve Otlukbeli dağları tarafından çevrilidir. Kelkit Vadisi‘ndeki küçük bazı düzlükler ise ilin en önemli tarımalanlarıdır.

İklim ve bitki örtüsü

İlin kuzey kesimi Karadeniz’in ılık ve nemli ikliminin etkisinde olmasına karşın Gümüşhane’nin büyük kesiminde Doğu Anadolu bölgesi‘nin sert karasal iklimnin etkisi görülmektedir.Yazları sıcak ve kısa olan Gümüşhane ilinde kışlar yüksekliğin de etkisiyle uzun ve kar yağışlı geçmekte, yağış miktarı iç kesimlere doğru gidildikçe azalmaktadır.

Gümüşhane Dağları’nın Karadeniz’e bakan kesimleri kayın, meşe, ladin, köknar ve sarı çam ağaçlarından oluşan ormanlarla kaplı iken ormanları yok olmuş bozkır görünümündeki güney kesimlerinde sadece Sarıçam ağaçlarına rastlanılmaktadır. Karadeniz iklimi görülür.

Akarsular

Gelevera Deresi, Galis Dere, Artabel Deresi dışında ilin belli başlı iki önemli akarsuyu vardır: Harşit Çayı ve Kelkit Çayı. Haşara Deresi, Korum Deresi, İkisu Deresi, Çit Deresi, Erikbeli Deresi ve Musalla Deresi Harşit’e dökülerek Harşit Çayı havzasını oluştururlar.

Göller

İlin önemli sayılacak büyüklükte bir gölü yoktur. Artabel Gölleri, Çakırgöl, Limni Gölü ilin turistik değer taşıyan doğal gölleri arasındadır.

images

 

Reklam Alanı

Reklam buraya

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*